Merhaba

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Reklam Alanı

Gönderen Konu: Hatay Tarihi  (Okunma sayısı 7803 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Hatay Tarihi
« : 06 Ekim 2009, 18:49:20 »
Anadolu'nun güneyinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınır vilayetlerinden biri olan Hatay ilinin yönetim merkezi Antakya, 36 10' kuzey enlemi ve 36 06' doğu boylamı  ile yurdumuzun en güneyinde yer alan kent niteliğindeki yerleşme merkezidir.   
 
            Akdeniz  iklim bölgesinin doğu ucunda, kıyıdan 22 km. kadar içerde olar kentin denizden yüksekliği yaklaşık 80 m.dir. Kuzeyde Amanos Dağları (Nur Dağları) ile güneyde Kel Dağ (Cebel-i Akra) arasında kalan Aşağı Asi Vadisi'nin başlangıcında, Kel Dağı'nın kuzeydoğusunda, 440 m. rakımlı Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerindedir. Kentin kuzeydoğusuna doğru gelişen ve  Hatay çöküntü alanının ortasında yer alan Amik Ovası, zirai potansiyeli çok yüksek kalın bir alüvoyal toprak tabakası ile kaplı olup, aynı zamanda ilin en büyük toprak düzlüğünü oluşturur. 
            Başta Asi Nehri olmak üzere, Karasu ve Afrin Çayı ile beslenen Amik Ovası'nda, yakın zamanlara kadar Amik Gölü adı ile bilinen bir göl vardı. Ancak uzunluğu 16 km., genişliği 10 km. olan gölün ve göl çevresindeki bataklıklarla beraber 310 km2'yi bulan arazinin bir bölümünün kurutulması ile göl kayboldu. DSİ tarafından yürütülen ve 1955 yılında başlayıp 1980 yılında tamamlanmış olan kurutma işlemi sonucunda elde edilen zirai verimi yüksek topraklar çiftçilere dağıtılarak tarıma açılmıştır. 


olan günümüzün Asi Nehri'nin kaynağı, Lübnan Dağları'dır. 
 Amanoslar ile Keldağ arasında bir yatak oluşturan Asi Nehri'nin toplam uzunluğu 380 km. olup, nehrin büyük bölümü Suriye toprakları içinde bulunmaktadır. 
          Kuzey yönünde yaklaşık 30 km. boyunca Türkiye-Suriye sınırını oluşturacak şekilde akan Asi Nehri, topraklarımıza girdikten sonra batıya döner ve bugün hemen hemen tümü kurutulmuş olan Amik Gölü'nün ayağı Küçük Asi ile birleştikten sonra güneydoğu doğrultusuna yönelir ve  yaklaşık 40 km. sonra Samandağ'ın güneyinde bir delta oluşturarak Akdeniz'e kavuşur. Antik çağda küçük tonajlı nehir gemilerinin seyrüseferine imkan veren ve Antakya'yı asırlar boyu Akdeniz'e bir su yolu ile bağlanmış olan Asi Nehri'nin bugün akıttığı ortalama su miktarı, kentin içinde 5.04 m3/sn.dir. Asi'nin Antakya içinden geçen ve bir kanal haline getirilmiş olan yatağı, yaklaşık 2 km. uzunluğunda ve 30-35 m. genişliğindedir. 
          Kentin kuzeydoğusunda, üzerinde Demir Kapı'nın yer aldığı, St. Piyer Kilisesi yakınından geçen ve bir  sel yatağı niteliğinde olan Hacı Kürüş Deresi ile güneybatıdaki Hamşen Deresi (Memekli Köprü'nün altından ve kışlanın yanından geçen) Habib Neccar Dağı'ndan doğarak Asi'ye doğru akan iki önemli su yatağıdır. 
 
 
          XIX. yüzyıldan beri nehrin karşı tarafında, kuzeybatıdaki düzlüklerde kurulan yeni mahallelerle büyüyerek kendi mimari karakteri içinde gelişen Yeni Antakya'yı nehir ile Habib Neccar Dağı arasında kalan Eski Antakya'ya bağlayan dört köprüden üçü, bulundukları yer ve malzemeleri itibariyle tamamiyle yeni köprülerdir. İçlerinde en eskisi olan dördüncü köprü ise asırlarca yaya ve araç trafiğine hizmet etmiş olan eski köprünün bulunduğu yerde, modern malzeme kullanılarak inşa edilmiş, yeni bir köprüdür. 
          Amik Gölü'nün Asi Nehri aracılığı ile kurutulması projesi çerçevesinde, Asi'nin genişletilmesi ve yatağının taranması çalışmaları sırasında kentin Roma Çağı'ndan beri ayakta duran bu ünlü taş köprüsü (ki Diocletian zamanında yapıldığı tahmin edilir), 1972 yılında Hunharca ve acımasızca  yıkılarak yerine bugünkü betonarme köprü inşa edilmiştir. 

Seleucoslardan önceki çağ 
 

 
        Yapılan arkeolojik kazılar kuzey Suriye'de İÖ 4.binde ve 3. bin başlangıcında birbirine bitişik kültür çevrelerinin oluştuğunu ve İÖ 3. bin dolaylarında bu bölgede küçük kentler (kent devletleri) halinde bir yerleşmenin başladığını göstermektedir. 
        Amik Ovası'nın doğusunda Antakya-Halep yolu yakınında bulunan Tell-Tayinat ve  özellikle Tell-Açana'da (Alalah), 1934 yılından bu yana yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış olan avlulu, dikdörtgen planlı ve çok odalı evler ile tapınaklar, ön avlulu saraylar ve savunma yapıları, İÖ XVIII-XII. yüzyıllar arasında inşa edilmiş binalardır. Ayrıca Tell-Açana yerleşme höyüğündeki kazılarda ele geçirilen parçalar, buranın Kalkolitik Çağdan beri (İÖ 5000-4000) bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir.
 
        Buluntulardın ortaya çıkardığı bir diğer sonuç da, İÖ 3. binde, Anadolu'dan Amik Ovası kanalıyla Filistin'e doğru bazı kavimlerin hareket ederek, Mısır'a kadar uzanan, güney-kuzey doğrultusunda bir ticaret aksını meydana getirmiş olduklarıdır.
 
        Filistin ve Suriye sahillerini takriben güney Anadolu'ya gelen yollar ile bu yöne dik olan ve Mezopotamya'dan gelerek  Akdeniz'e ulaşan yollar, bu bölgeden geçmek zorunda idi. Grekler, Makedonlar'ın bölgeyi istilasına kadar aynı ticaret yollarını kullanmışlardır. Ticari trafiğin zaman içinde giderek gelişmesi, bölgenin askeri yönden kontrol altında bulundurulması zorunluluğunu her dönemde gündemde tutmuştur.   
        İÖ. XVII. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hakimiyetinde  kalan bölge,  bu tarihten itibaren Hurriler ve Hititler tarafından istila edilmiştir. Hitit İmparatorluğu'nun İÖ 1200 yıllarında parçalanmasından sonra güneyde kurulan Sam'al Prensliği'nin iki yüzyıl kadar bağımsızlığını koruması ve İÖ 700 tarihinde Asur egemenliğini kabul etmesi ile bölge Asur yönetimine geçmiştir. 
 
       Daha sonra Babil egemenliğine giren bölgede, büyük ünvanı ile  bilinen Pers Hükümdarı II. Kuras'ın İÖ 539'da Babil İmparatorluğu'na son vererek Mezopotamya ve Suriye'yi alması ile başlayan Pers hakimiyeti, bir satraplık halinde Makedon istilasına kadar devam etmiştir. Büyük İskender ile başlayan Makedon istilasından önce Grek tacirler tarafından Antakya'nın bulunduğu yerin bir durak noktası olarak kullanılmış olması ihtimal dahilindedir.  Antik Çağdaki  adı Orontes olan Asi Nehri'nin o çağlarda küçük gemiler için seyrüsefere uygun olması ve Antakya'nın nehir yolu ile Akdeniz'e bir günlük mesafede oluşu bu ihtimali kuvvetlendiren faktörlerdir.
 
        Antakya kurulmadan önce civarda kent olarak varolan Grek yerleşmeleri hakkında, Malalas ve Libanius'un naklettikleri menkibeler içinde üç isim geçer. Birincisi Silpius'da (Bugünkü Habib Neccar Dağı) Iopolis, diğeri Antakya'nın yakınındaki Daphne (bugünkü Harbiye) civarında Herakleia ve Silpius'un tepesinde Kasiotis
 
2.B. Büyük İskender ve Antakyanın Kuruluşu 
 
 
 
        Antakya'nın Seleucuslar tarafından kurulduğu bilinmekle beraber Libanius, kentin kurucusunun Büyük İskenderun olduğundan bahseder. İÖ. 333 yılı Ekim ayında Arbela (Erbil) yöresinde Gavgamela Ovası'nda Pers hükümdarı Dara'yı (Büyük Dairus) mağlup eden Büyük İskender, fetihlerine devam etmek  üzere güneye, Fenike'ye doğru ilerlerken, Antakya'nın doğusunda suyu çok tatlı olan bir pınarın başında durur ve kaynaktan çıkan suyun annesinin sütü kadar tatlı olduğunu söyleyerek pınara annesinin ismini verir: Olympias.
 
        Orada bir çeşme yaptıran İskender, yörenin güzelliğine hayran olur ve bu yerde bir kent kurmayı arzular. Fakat fetihlerine devam etmek zorunda olduğu gerçeği karşısında buna vakit bulamaz ve sadece bir mabed ile bir hisarın inşasına başlanır. Bu rivayeti, Büyük İskender'in (başka yerlerde benzer şekilde yaptığı gibi) stratejik önemi olan bir bölgede, Makedonlar'dan oluşan bir garnizon teşkil etmiş olduğu şeklide düşünmek, dana gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.   Büyük iskender
 
       Antakya'nın Seleucus I. Nicator (İÖ. 312-280) tarafından kuruluşuna ait Libanius ve Malalas'ın rivayet şeklinde naklettikleri olaylar birbirinden farklıdır.
 
  Büyükiskender
         Büyük İskender'in İÖ 323'te ölümünden sonra imrapatorluğun yönetimini ve topraklarını paylaşan generallerinden Antigonos ve Seleucus I. Nicator arasındaki iktidar mücadelesinde, bu  iki kumandanın, İÖ. 301 yılı Ağustos ayında İpsus'da (Puhut yöresinde bir düzlük) yaptıkları savaş Antigonos'un mağlubiyeti ile sonuçlanınca, Suriye ve Mezopotamya, Seleucus  yönetimine geçti. Bu savaş  sırasında Seleucus'un yönetim merkezi Tigris (Dicle) kenarındaki Seleucia, Antigonos'un yönetim merkezi ise Antakya'nın 5 km. kadar kuzeyindeki Antigonia isimli kentlerdi. 
        İpsus savaşından sonra Mezopotamya'dan Akdeniz'e kadar  uzanan çok geniş bir bölgenin kontrol altında tutulmasının getirdiği zorunluluk, Seleucia'nın yeri bakımından çok içerilerde olması nedeniyle artık krallığın yönetim merkezi olarak kalmasını imkansız hale getirmişti. 
 
        Bu durum Seleucus'un, krallığın merkezini daha batıya taşımasını, kendine oralarda uygun bir yerde yeni bir başkent kurmasını gerekli kıldı. Bu amaçla Akdeniz'in en güzel limanlarından biri olan Seleucia Pieria'nun bulunduğu yer, topoğrafyası, deniz ulaşımına açık  oluşu, zaptedilmesi zor bir akrepole sahip olması gibi özellikleri nedeniyle uygun bulundu ve İÖ 300 yılı Nisan ayında Seleucia Pieria (bugün Antakya'nın kazası olan Samandağ, daha eski ismi ile Süveydiye) başkent olarak kuruldu. Krallığın yönetimi Tigris kenarındaki Seleucia'dan, deniz kenarındaki Seleucia'ya taşındı.
 
        Makedonlar'ın Grek mirasını, iç kısımlara kıyasla sahillerde daha iyi koruyup kontrol edebilmeleri ve buralardan yayılmaları, yönetim merkezinin sahilde yer almasının nedenleri arasındadır.
 
 Seleucos1. Nikator
         Seleucos, mağlup ettiği Antigonos'un yönetim merkezi olan Antakya yakınındaki Antigonia'yı tahrip ederek halkını kendi adına kurduğu bu yeni başkente naklettirdi. Ancak kısa bir süre sonra yeni başkentin Seleucus krallığı için sahip olması gereken bazı niteliklerden yoksun olduğu gerçeği  ortaya çıktı. Krallığın egemenliği altında bulunan Küçük Asya, Fırat Havzası, merkezi ve güney Suriye  ile  Amik Gölü civarının kontrol altında tutulmasında, Seleucia Pieria'nın bu hakimiyetin sağlanması için başkent olarak uygun yerde olmaması ve denizden gelecek saldırılara açık bulunması, daha içeride bir kent kurulmasını zorunlu hale getirdi. Bu kentin Antakya sahasında olmasına karar veren Seleucus'un, yeni bir kent kurmak veya bu civarda b ulunan Antigonos'un başkenti Antigonia'yı ihya etmek seçeneklerinden, yeni bin kent kurma 
 
fikrini benimsemesinde, mağlup ettiği bir kumandanın tahrip ederek ahalisini de Seleucia Pieria'ya naklettiği başkentini yeniden canlandırmasının prestij açısından uygun olmayacağı düşüncesinin ağır  basmış olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.
 
         Antigonia'ya kıyasla su kaynakları açısından son derece zengin olan Daphne'ye (Harbiye) 6 km. mesafede bulunan müstakbel Antakya kentinin bulunduğu alan, Orontes (Asi Nehri) kıyısında olup denizden 22 km. mesafede, bir günlük nehir yolculuğundan sonra Akdeniz'e ulaşılabilen bir bölgede idi. Ayrıca denizden gelecek saldırılara karşı emniyet açısından yeteri kadar içeride bulunuşu yanında Seleucia Pieria ile arasındaki mesafenin, bir askeri birlik için bir günde kattedilebilir oluşu yer seçimini etkileyen diğer avantajlar arasındaydı.
 
2.C. Şehircilik ilkeleri ve Seleucos dönemindeki gelişmeler 
 
        Antakya'da ilk Seleucus yerleşmesi, bugunkü kentin kuzey kısmında, Asi Nehri boyunca, Seleucia Pieria'dan gelen yol ile kolay bağlantı kurabilecek bir alanda yer almakta idi. 
        Kuruluşunda uygulanan şehircilik nizamı ile Antakya, Helenistik çağ kentlerinin tipik bir örneğidir. Miletos'da doğmuş mimar ve şehirci Hippodamos'un geliştirdiği şehircilik nizamı olduğu için şehircilik tarihinde Hippodamos tarzı plan olarak isimlendirilen ve Helesnistik Çağ'da kurulan bir çok kentte uygulanmış olan bu nizam, belirli bir disiplin içinde birbirine dik ve paralel cadde ve sokakların meydana getirdiği yapı adalarından oluşan ızgara plandır.
 
        Bu disiplin içinde kurulan kentlerde sokaklar kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda gelişmekte idi. Ancak bu yönlendirme sabit bir kural olarak uygulanmamıştır. Topografyanın getirdiği zorlamalar karşısında sokaklar bazen başka yöne açılabilirdi. Her türlü arazide uygulanan ızgara plan bu nedenle düz arazilerde çok sade bir şema halinde oluşurken, arızalı arazilerde kurulan kentlerde ise hareketli bir çözüme kavuşurdu.
 
        Hippokrates, kentlerin sıhhi olabilmeleri için  doğuya, Aristoteles ise doğuya, eğer buna imkan yoksa güneye dönük olmaları gerektiğini söyler. Bunun yanında ilkçağ yazanlarının bazılarına göre, rüzgarların sabit bir yönden estiğine ve rüzgar ilahlarının işlerini kolaylaştırmak amacıyla sokakların rüzgar yönlerine uygun şekilde düzenlenmesi gerektiğine inanılırdı.
 
       Antakya'nın kuruluş çalışmalarında Seleucus I. Nicator tarafından yapıların süpervizyonu ile görevlendirilen üç kişi, Attaeus, Perittas ve Anaxicratis aynı zamanda kuruluş ile ilgili kayıtlar da tuttular. Surların yapılması görevi mimar Xenarius'a verildi. Kent planının uygulanmasında kulelerin yerlerinin belirlenmesi için fillerden yararlanıldığı ve sokak istikametlerinin işaretlenmesinde buğday kullanıldığı, Libanius'un verdiği bilgiler arasındadır.
 
       Agora, bugünkü çarşılar bölgesinde kurulmuştu ve boyutu Douro-Europus'da olduğu gibi takriben 160 m x  147  m idi. Belli başlı sivil yapılar Agora etrafında toplanmıştı. 
 
Helenestik Çağda kurulan diğer kentlerle yapılacak benzetmeye göre Zeus adına bbir mabedden başka diğer tanrılar için mabedler, sivil yapılar (Özellikle hamamlar gibi) inşa edilmiş olması  gerekmektedir. Bunlar arasında Bouleuterion (şehir idare meclis binası) ve bir tiyatronun inşa edildiği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Helenistik Çağda kralın oturduğu yerin  (saray), kendine özgü bir planı yoktu. Biraz büyük bir ev (konak denebilir) bu görevi yapardı. O nedenle kuruluş çağında Antakya'da bir saraydan bahsetmemek gerekir.
 

 
       En az Antakya kadar ünlü olan ve Antakya için bazen Daphne yakınındaki Antakya olarak tarif edilen banliyösü Daphne'den su getiren bir su kemeri ile Silpius eteklerinde sarnıçlar inşa edildiği, yapılan kanalizasyon tesisatı ile pis suların Orontes'e akıtıldığı bilinmektedir. Libanius, bahçeleri çiçek ve kuşlarla dolu evlerin, tepeciklerin eteklerinde eğimi takib ederek Orontes'e doğru yayıldıkları bir Antakya tarif eder.
 

          Seleucus I. Nicator tarafından kente dikilen çok sayıda anıt arasında en ünlü olanı, günümüze kadar gelmiş kopyaları bulunan Antakya Tyche'sidir. Kentin talihinin koruyucusu, bolluk ve refahın simgesi olan bu ilahe (Roma çağında Fortuna ismi ile anılır) Silpius'u temsil eden bir kaya üzerine oturmuş, sol eli ile bu dağa dayanmaktadır. Sağ elinde tuttuğu buğday başağı kentin zirai zenginliğini, başındaki taç şehir surlarını ve tepedeki kaleyi simgelemektedir. Sağ ayağını bastığı nehir tanrısı şeklindeki çocuk figürü  Orontes'i (Asi çocuk) temsil etmektedir. Helenistik Çağın ünlü ressamı Lysippus'un öğrencisi  olan Sycyon'lu Eutychides'in eseri olan bu dev bronz heykel, İÖ 300'den biraz sonraki yıllarda dikildi. Kralın koruyucusu olduğuna da inanılan Antakya ilahesinin bir çok mermer ve bronz kopyaları yapılmış, Antakya darphanesinde basılan paralarda sembol olarak kullanılmıştır.
          Antakya'nın ilk sakinleri yerli Suriyeliler, Makedonlar, Atinalılar, Giritliler, Kıbrıslılar,  Antigonia'nın eski sakinleri, Argiveler ve  Haraclidler (ki bunlar Silpius  ile  Daphe civarının eski sakinleri idiler) bir kısım yahudi ve emekli askerden oluşan heterojen bir topluluktu. Avrupa  kökenli olanlar ile yerli halk, ayrı ayrı mahallelere yerleştirilmişti. Malalas, Atinalı ve Makedonların toplamının 5.300 kişi olduğunu  söylerken, bu sayının sadece yetişkin erkekleri  ifade  edip etmediğine dair bir  açıklama vermemiştir. Bu rakamın,  aile reisi sayısını göstermesi halinde Antakya nüfusunun o çağda (esirler hariç olmak üzere) 17.000-25.000 civarında olduğu tahmin edilebilir.
        Seleucus I. Nicator'dan (İÖ 312-280) sonraki Seleucus kralları döneminde kent,  yeni yerleşmeler ve yapılar ile giderek daha büyük ve daha mamur bir görünüm kazanmaya başlamıştır. Antakya'nın kuruluş yıllarında Seleucus Krallığı'nın yönetim merkezi Seleucia Pieria idi. Seleucus I. Nicator'un ölümünden sonra hükümdar olan oğlu Antiochus I. Soter (İÖ 281-0-261) döneminde, yönetim merkezi Seleucia Pieria'dan Antakya'ya taşınmış ve bundan böyle Antakya, Seleucus İmparatorluğu'nun yeni ve son başkenti olmuştur.
 

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

a.can.y

  • Restorasyon Forum
  • ***
  • İleti: 143
  • Cinsiyet: Bay
  • ReNoVaTiO
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #1 : 06 Ekim 2009, 19:32:20 »
bilgilendirme için teşekkürler...

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #2 : 07 Ekim 2009, 10:02:48 »
2.d. Roma Dönemi Antakya'nın Altın Çağı

  İ.Ö. 64 yılında kentin Roma egemenliğine resmen girmesi ile Antakya tarihinin altın çağı başlamış oldu. Bu tarihten hemen önce İ.Ö. 67 yılında Asi üzerindeki adada inşa edilen bir saray ve bir circus, Roma medeniyetinin Antakya'daki ilk işaretleridir. 
          İ.Ö. 47'de Antakya'ya gelerek kente bağımsızlığını veren Ceaser, Caisarion (Caesareum) adıyla anılan büyük bir mabet ile Silpius eteklerinde bir amfitiyatro, bir su kemeri ve bir umumi hamam inşa ettirdi. 
         Augutos dönemindeki (İ.Ö. 31-İS 14) en önemli olay, bundan sonra her dört yılda bir tekrar edilecek olan olimpiyat oyunlarına başlanmasıdır. Bu imparator zamanında kent, birçok  yeni toplumsal binanın inşa edilmesi ile daha mamur hale getirilmiş ve bunun sonucu olarak nüfus artmıştır. Antakya'nın bu yüzyıldaki nüfusu 300.000 ile 600.000 arasındaki bir rakam idi.Bu dönemin en önemli imar faaliyeti kenti boydan boya geçen ve 2 Roma mili ( 1 Roma Mili=1.478 m.) uzunluğunda olduğu Malalas'tan öğrenilen, ünlü kolonadlı caddenin inşasıdır. Helenistik Çağ  kentlerinde bir yenilik ortala çıkan, ancak doğu orjinli bir fikir gibi görünen kolonadlı caddeler, Yunan ve  Roma dünyasında  pek rağbet görmüştür. Döşemesi mermer kaplı olan bu caddenin kolonadları Tiberius  Claudius  zamanında ( İS 12-37) tamamlanmıştır. Birini dik olarak kesen iki ana aksın kesişme noktasına üzerinde imparator Tiberius'un heykeli bulunan Tetrapyla dikildi. Cadde bronz heykellerle, kolonadlar da mozaiklerle süslendi. Caddenin yol kısmının genişliği 9.60 m., iki tarafında yer alan kolonadlar ise 10'ar m. genişliğinde idi. Bu caddenin inşasından sonra, caddenin  iki tarafında gelişen mahalleler sayesinde kent büyüdü ve nüfusu arttı. 
 

 
 

         Jupiter ve Dionşsus adına inşa edilen mabetler yanında, Ceaser'ın yaptırdığı amfitiyatro büyütüldü Silpius'dan gelen sel sularını Orontes'e kaanlize ederek kenti su baskınlarından koruyacak tedbirler alındı. Malalas'tan öğrenildiğine göre, kentin içinden geçen nehrin ismi (asi Nehri), İmparator Tiberius tarafından doğudan anlamında Orentes olarak  değiştirilmiştir. Daha önceleri Typlon, Drakon veya Ophites adları  ile  anılan bu nehre Asurlular Arantu derlerdi. Gene Tiberius zamanında, üstünde bir dişi kurdu emen Romulus  ve Romus heykelleri ile süslenen Beroea (Halep) kapısı inşa  edildi. Etnik ve dini yapı bakımından karışık nüfusu, her yöne giden yolların kesişme noktasında önemli bir ticaret merkezi oluşu, doğu ve batı kültürlerinin birleşme noktasında bulunması, Antakya'nın Hıristiyanlığın yayılmasında bir propoganda merkezi haline gelmesine neden olan faktörlerdir. İsa'nın ölümünden sonra, Hıristiyanlığı yayma çalışmaları içinde önce Pavlos (Havari Aziz Pavlos) ve Barnabas, daha sonra Antakya Kilisesinin kurucusu ve ilk rahibi sayılan Petrus (Havari Aziz Petrus) Antakya'ya geldiler.

 
 
            İncil'de Antakya'nın adı Hıristiyanlığın yayılma döneminde bir diğer önemli merkez olan Pisidia'daki Antakya (bugünkü Yalvaç) ile beraber muhtelif vesilelerle bir çok kez geçmektedir. Pavlos ve Barnabas'ın yaptıkları haber gezilerinde (1., 2. ve 3. haber gezileri) bir öğreti merkezi haline getirdikleri Antakya'da, İsa-Mesih'e inanmış kişilere verdikleri vaazlarda; "Rab İsa'nın sevindirici haberini" bildirdiklerini, İncil'in  mesih topluluğunun başlangıcı ve bir çok yere yayılmasını anlatan 'Habercilerin İşleri' bölümünde; "İkisi bir yıl süreyle kilisede bir  araya gelerek o büyük topluluğa  öğrettiler. Öğrencilere ilk kez Antakya'da Hıristiyan adı verildi" cümleleriyle ifade edilmiştir. 
             İsa-Mesih öğretisini Anadolu'da ve Yunanistan'da yaymak amacıyla havarilerin yapmış oldukları haber gezilerinde Antakya, her zaman önemli bir merkez olmuştur. Birinci haber gezisinde Pavlos, Barnabas ile beraber Antakya'dan hareketle Anadolu'yu gezmiş ve orada sevindirici haberi yaymışlardır. Dönüşte, ".... Pavlos'la Barnabas ise bir süre Antakya'da kaldılar. Bir çoklarıyla birlikte Rab'bin sözünü öğrettiler ve sevindirici haberi müjdelediler". İkinci ve üçüncü haber gezilerinde de Antakya, Hıristiyan cemaatin bir toplama ve  öğreti merkezi olarak önemini korumuştur.

   Hıristiyan alemi için, Kudüs ve Roma gibi kutsal bir yer olması nedeniyle Papalık tarafından 1963 yılında bir hac yeri olarak kabul edilen ve Petrus'un Antakya'ya geldiğinde vaaz  verdiği yer olarak Hıristiyanlığın ilk mabetlerinden biri sayılan, Antakya-Reyhanlı yolundaki bugünkü adıyla St. Piyer Kilisesi'nde (Aziz Petrus Grottosu) her yıl 29 Haziran günü İstanbul'dan ve çevre illerden gelen çok sayıda din adamı ve Hıristiyan cemaatin katıldığı ayin  yapılır.Büyük bir kaya oyuğundan ibaret doğal bir mabet olan kilisenin cephesini oluşturan duvar, Haçlılar döneminden kalma olup, son zamanlarda restore edilmiştir. İçinde Hıristiyanların bir baskın anında kaçarak saklanacakları geçitler bulunan St. Piyer Kilisesi'nin harap mozaik V. yüzyıla aittir. 
              Roma Çağındaki nüfusu yüz binleri bulan bir kent olarak imparatorların gözdesi haline gelmiş ve IV. yüzyılda yaşamış olan ünlü tarihçi Ammianus Marcelleinus'un "..dünyada hiçbir kent, ne topraklarının bereketi ne de ticaretteki zenginliği bakamından bu kenti geçemezdi" dediği Antakya, Antik Çağda Doğunun Kraliçesi (Orientis Apicem Pulcrum) lakabıyla anılmıştır. 
             Roma ve Bizans imparatorlarının Antakya'ya, doğunun bu ünlü ve önemli kentine göstermiş oldukları ilgi, kentin çok sayıda yeni yapılarla donatılmasına ve bu sayede güzelliğinin  ve  ihtişamının bir kat daha artmasına neden olmuştur. 

 

 
             İmparator Vespasian (69-79) Daphne'de içinde kendi heykeli olan bir tiyatro, İmparator Domitian (81-96) ise Afrodit ve Asclepus mabetlerini inşa ettirmişlerdir. II. yüzyıla doğru Antakya, Roma ve İskenderiye'den sonra 200.000-300.000 kişilik nüfusu ile imparatorluğun üçüncü büyük metropolisi durumunda idi.
 
İmparator Trajan (98-117) Harbiye'den kente su getiren ve kalıntıları günümüze  kadar gelmiş olan su kemeri ile büyük bir hamamın inşasını başlatmıştır. Bu imparator zamanında 115 yılında vukubulan şiddetli bir deprem Antakya ve Daphne'de büyük ölçüde tahribata neden olmuş, çok sayıda  insan ölmüştür. Bu felaketten Hıristiyanlar sorumlu tutulmuş ve piskopos Ignatius tutuklanarak Roma'ya gönderilmiş ve  orada vahşi hayvanlara parçalatılmıştır. Depremden hasar gören kolonadlı cadde onarılırken, Daphne'de Zeus ve Artemis adına mabetler inşa edilmiştir.

    İmparator Hadrian (117-138) Trajan zamanında başlamış yapı faaliyetlerini sürdürürken, özellikle Daphne'deki su kaynakları ile ilgilenmiş, cephesi bir tiyatro binasını andıran Theatron isimli büyük bir sarnıç inşa  ettirmiştir. 
           İmparator Antoninus Pius (138-161) döneminde, kentin hemen hemen tamamını tahrip eden büyük bir yangın çıkmıştır. İmparatorun şahsi bütçesinden yapılan masraflarla, kolonadlı cadde ve diğer sokakların granit ile kaplandığı kesin olmayan bir bilgidir. 
           İmparator Marcus Aurelius (161-180) 115 yılındaki depremde yıkılan Centenarium isimli  büyük hamamı yeniden inşa ettirirken, İmparator Commodus (180-192) kendi  adına bir hamam, bir mabet ile sporcuların çalışması  için üstü örtülü bir yapı (Xystos) İmparator Didius Julianus (193) ise ortalama 900 m2 boyutunda, dikdörtgen şeklinde kapalı bir güreş alanı (Plethrion)  inşa ettirmiştir. Bu yapıda seyirciler, taş sıralar üzerine oturarak müsabakaları seyrederlerdi. 
           İmparator Septimius Severus (193-211) imparatorluk mücadelesinde rakibi Niger'i destekleriği için Antakya'yı cezalandırmış, özellikle tiyatrolar ve diğer toplumsal yapıları yerle bir ederek kenti köy haline getirmiş, kentin unvanlarını geri almış, yönetimini Suriye'nin metropolisi haline getirdiği Laodiceia'ya bağlamıştır. Bir süre sonra, tekrar imparatorun sevgisini kazanan kentte, Severianum ve Livianum adlı hamamlar inşa edilmiş, üzerinde Antakya ilahesi bulunan paralar basılmıştır. 
           İmparator Caracalla (211-217) hükümdarlığı döneminde iki defa Antakya'ya gelmiş, olimpiyat oyunlarının  tekrar Antakya'da yapılmasını sağlamış ve kolonadlı cadde ile sokakların granit ile kaplanması işi de bu imparator döneminde gerçekleşmiştir. 

 

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #3 : 07 Ekim 2009, 10:06:24 »
İkbal Çağlarının Sonları Ve Pers İstilası

Başkent Roma'dan bu kadar uzaktaki bir kentte imparator için bir saray inşa edilmesi,  imparatorluğun doğu sınırlarının korunmasında Antakya'ya ne kadar önem verdiğini göstermesi bakımından ilginçtir. Bu dönemde ayrıca kentte beş yeni hamam ile bir savaş araçları fabrikası ve zahire ambarları inşa edildi.
          İmparator Büyük Konstantin'in (Constantinus Magnus, 306-337) Antakya'da inşa ettirdiği en önemli yapı, 327 yılında başlayıp 341'de tamamlanmış olan sekizgen planlı, iki katlı büyük kilisedir (Domus Aurea). Üst katı kadınlara ait olan, zemini taş döşeli kilisenin, ahşap olan kubbesinin iç yüzü altın yaldızla tezyin  edilmiş, içi  heykellerle süslenmiş, sütunları parlak mermerlerden yapılmıştı. Altın Kilise adıyla anılan bu mabed muhtemelen ada üzerinde, imparator sarayına yakın bir yerde inşa edilmişti. İmparator yeni başkenti Constantinople'a konmak üzere, Antakya'dan bazı hayvan heykelleri götürmüştür. Büyük Konstantin dönemi  imparatorluktaki eyaletler asarı ticaret yanında Hint ve Uzak Doğu ile ticaretin geliştiği, bu nedenle Antakya'da ve diğer Suriye kentlerinde refah seviyesinin yükseldiği yıllardır.
           Pers hükümdarı Şapur II.'nin 337 yılında Mezopotamya'ya saldırması ile yeniden alevlenen Pers tehdidi karşısında Antakya, İmparator Constantius II (337-361) ve sonra İmparator Julian (361-363) tarafından İran'a yapılan seferlerde bir üs olarak kullanılmıştır. Büyük Konstantin döneminde 327 yılında yapımı başlamış olan sekizgen kilise 341 yılında ibadete açılmıştır.
          Antakya'nın yerini suyunu ve havasını çok seven Valens'in imparatorluğu döneminde (364-378), 365 tarihindeki zelzeleden zarar  gören kentler arasında Antakya'da vergiden muaf tutulurken, kolonadlı caddelerin kesiştiği yerde Valers Forumu olarak bilinen meydan inşa edildi. Bir kısmı örtülü olan meydanın üstü açık bölümünü çevreleyen portiklerin sütunları salona mermerleri ile yapılmış, döşemesi mozaiklerle kaplanmış, meydanın ortasındaki sütunun üzerine imparatorun heykeli konmuştu. Ayrıca ada üzerindeki hipodrom civarında Valens adına bir de hamam inşa edilmiştir.
          İmparator Theodosius I (379-395) döneminde kentin yerleşim alanı büyütülmüş, adayı kente bağlayan köprü genişletilerek üstü örtülü hale  getirilmiş, Commodus döneminde yapılmış olan güreş alanı (Plethrion) genişletilmiş, Daphne'de bir saray inşa edilirken, suları ve yeşillikleri ile ünlü  Antakya'nın bu güzel sayfiye yerindeki selvi ağaçlarının kesimi yasaklanmıştır. Pagan mabetlerinin yıkımı kampanyası sonucu elde edilen malzeme ile köprüler, yollar ve su kemerleri onarılmıştır.
          Theodosius I'in ölümünden hemen sonra, Kafkaslar üzerinden gelerek Anadolu'yu istila eden Batı Hunlarının doğu bölümüne ait  olan, Kursık ve Basık komutasındaki Hun atlıları Çukurova'yı  istila ettikten sonra, Ortadoğu'nun en sağlam surları ile korunan Urfa ve Antakya kalelerini kuşatmışlar ancak bu kentleri zaptetmeden güneye inmişlerdir.

İmparator Theodosius II (408-450) Antakya'nın imarına çok ilgi göstermiş  bir imparatordu. İmparatoriçe Eudocia'nın Mudüs'e giderken Antakya'yı ziyaret etmesi şerefine heykeller dikilmiş, kentin büyümüş olması nedeniyle surlar, güney yönünde bir Roma mili kadar genişletilerek tahkim edilmiştir. Daphne'ye giden yolda Altın Kapı adı ile yeni bir kapı kent içinde inşa edilen bazilikalar (ki 439'da inşa edilenin içi altın mozaiklerle kaplı idi) bir stoa ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında, Trajan döneminde Roma'ya gönderilerek orada vahşi hayvanlara parçalatılan piskopos Ighatius adına St Ignatius Kilisesi bu devirde yapılmış belli başlı yapılardır.

İmparaton Justinus I (518-527) dönemi ile bunu takip eden dönemler 458 depreminin arkasından kısa aralıklarla bir zincir halinde devam ederek Antakya'nın ikbal döneminin sonunu belirleyen büyük felaketlerin cereyan ettiği yıllardır. 
         525 yılı  Ekim ayında kentte çıkan büyük bir yangın çok sayıda binanın kül olmasına ve çok sayıda insanın ölmesine neden olmuştur. Bundan bir yıl sonra, 526 senesi Mayıs ayının 29. günü akşama doğru vukubulan deprem, Malalas'a göre 250.000, Procopius'a göre 300.000 kişinin ölümüne neden olurken, kentin hemen tamamı tahrip olmuş, ayakta kalabilen yapılar da depremden sonra çıkan yangında kül olmuştur. Bu felaketin yol açtığı kargaşada halk kenti yağma etmiş, birbirlerini öldürmüş ve korkarak kenti terk etmiştir. Daphane ve Seleucia Pieria da bu depremden büyük ölçüde zarar görmüştür. İmparator tarafından kentin süratle imarı, su kemerleri, hamamlar ve köprülerin onarımı için büyük meblağlar gönderilmiştir. Müstakbel imparator Justinianus I ve Thedora bu felaket üzerine Antakya'da kiliseler, hamamlar, sarnıçlar ve imarethaneler yaptırarak kente olan ilgilerini ifade etmişlerdir. Theodora'nın yaptırdığı Archangel Kilisesi'nin sütunları, İstanbul'dan  gönderilmiştir. İmparator Justinianus I (Büyük Justiniyen 527-565) döneminde felaketler arka arkaya devam ederek Antakya'nın sonunu hazırlamıştır. 21 Kasım 528'de başlayan depremde hemen hemen bütün yapılar ile surlar yıkılırken, 526 depreminden yıkılarak onarıma alınan bütün binalar da yerle bir  olmuştur. Tanrının gazabının üzerlerinde olduğuna inanan halk kenti terk ederek dağlara kaçmıştır.

  İmparator ve İmpardtirice Theodora, 526 depreminden sonra yaptıkları gibi, bu kere de kente armağanlar göndermişlerdir. 5.000 kişinin öldüğü bu felakette tanrının gazabına teskin etmek ümidiyle kentin ismi  Theoupolis olarak değiştirilmiştir.
 
          Bu tarihlerde Perslerin imparatorluk sınırlarını tehdit eden akınlara başlamaları karşısında son depremlerin surlar üzerinde yaptığı büyük tahribat nedeniyle savunmanın zayıflamış olması Antakya halkının kenti terk ederek kıyılara doğru çekilmesine neden olmuştur. 
          Nihayet, Suriye toprakları 540 yılı Haziran ayında Husrev I (Chosroes 591-579) orduları tarafından Akdeniz kıyısına kadar istila edilirken,Haleb ve Apameia ile birlikte imparatorluğun doğudaki en önemli askeri ve kültürel merkezi olan Antakya'da işgal edilmiştir. Husrev'in kenti işgalden vazgeçmesi karşılığı istemiş olduğu fidyenin verilmemiş olması nedeniyle kent yağma edilmiş, yağma bittikten  sonra yakılmış, hayatta kalanlar esir edilerek İran'a götürülmüştür. Daha fazla tahribat yapmaması ve  bölgeden çekilmesi karşılığı bir fidye ödenmesi neticesinde İran'a dönen Husrev, Antakya'dan elde ettiği ganimet ve aldığı fidye ile yeni bir kent kurmuş ve  getirdiği esirleri buraya yerleştirmiştir.
          Son 10-15 yıl içinde kentin başına gelen bu zincirleme felaketler sonucu, kentin nüfusu bir hayli azaldığından, İmparator Justinianus tarafından imparatorluğun prestijinin tekrar kazanılması amacını hedef alan, kentin yeniden imarı da o ölçüde lyavaşlamıştır. Örneğin, kolonadlı caddenin genişliği yarıya  inerken, uzunluğu azaltılmış olan surların başka yönlere yapılan ilaveler ile savunma gücü  arttırılmıştır. Bunun yanında kente su getiren sistem ile kanalizasyon tesisatı elden geçirilirken,harap olan kiliseler ve umumi yapılar onarılmış, yenilerinin inşaasına başlanmıştır. Şiddetli yağmurlar sonucu gerek Parmenius Inmağı'ndan (Bugünkü adı Hacı Kürüş) gelen sel sularının ve molozların yaptığı zararı önlemek, gerekse Antakya'nın su sorununa çare olmak amacıyla bu ırmak üzerinde bir bent yaptırılarak suların kontrol altına alınması, eskiden beri kentin önemli dertlerinden biriydi. Bu  görevi yapmakta olan Bab-ı Hadid (Demir Kapı) civarındaki surlarda Justinian devri örgü tekniğine rastlaması, bu imparator zamanında Bab-ı Hadid'de bazı çalışmalar yapıldığını göstermektedir.

 Pers istilasından iki yıl sonra Antakya'nın onarım faaliyeti devam  ederken Mısır'da ortaya çıkan ve 542'de Antakya'ya ulaşan veba salgını, 551 Temmuz ayında vukubulan bir dizi deprem, 557 yılındaki bir başka deprem ve 560 yılındaki ikinci veba salgını, felaketler zincirinin diğer halkalarını  oluşturmuştur.
          561 yılında, Perslerle dana önce yapılmış olan barış antlaşması gereğinde verilmesi gereken yıllık verginin İmparator Justin II (565-578)  döneminde ödenmemesi üzerine, 573 yılında Antakya varoşlarının Pers suvarileri tarafından yakılmasının ardından, 577 yılındaki depremde Daphne  yerle bir olmuştur.

     İmparator Maurice Tiberius (582-602) döneminde, talihi tekrar parlamaya başlayan Antakya'da 588 yılı Ekim ayının son günü saat 21.00'de başlayan bir dizi depremden 60.000 kişi hayatını kaybederken çok sayıda yapı, bazılarının temelleri toprak üzerine çıkacak kadar ağır tahribata uğramış, Büyük Kilise ile aşağı surların üstündeki kulelerin tamamı yıkılırken, depremin neden olduğu yangınlar felaketi daha da arttırmıştır. Bu felaket sonunda kentin onarılması için, imparator para yardımı yapmıştır

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #4 : 07 Ekim 2009, 10:08:28 »
3. Osmanlılar Dönemi (1516-1918)

Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Haleb  vilayetinin, Haleb Merkez Sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak yönetildi. XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX, yüzyıla ait umumi salnamelerle Haleb Vilayeti salnamelerdeki kayıtlara göre, imparatorluğun çöküşüne kadar, herhangi bir değişiklik olmadan bu statüyü muhafaza ettiği  anlaşılmaktadır. İstanbul'a uzak oluşu yanında Mısır'ın fethinden sonra bölgedeki askeri önemini yitirmiş olmasına ilaveten Ortadoğu'daki büyük geçiş  yolları dışında kalmış olması gibi zaman içinde değişen koşullar nedeniyle Osmanlı Devleti için önemsiz ve bu sebeple ihmal edilmiş küçük bir kasaba olarak asırlarca  kendi halinde yaşamıştır.

Seleucus krallarına başkentlik yapmış, Roma çağındaki ihtişamı dillere destan olmuş, imparatorluğun üç büyük metropolünden biri olarak imparatorların gözdesi olan ve bir zamanlar 'Doğunun Kraliçesi' lakabıyla anılmış olan Antakya'ya, Kanuni Sultan Süleyman, İran'a yapmış olduğu birinci sefer (Sefer-i Irakeyn) dönüşünde uğramıştır. 24 Kasım 1536'da vardığı  Haleb'de sekiz gün kalarak kentteki cami, kale ve türbe gibi yerleri ziyaret eden Kanuni, Aralık  ayının beşinci günü Antakya'ya gelmiş ve burada bir gece kaldıktan sonra ertesi gün İstanbul'a dönüş yolunda, İskenderun üzerinden Adana istikametinde yoluna devam etmiştir.

Mısır'ın Osmanlı hakimiyetine girmesinden sonra bu ülkeye giden her kafile muhakkak surette Antakya'da konaklar, ondan sonra yoluna devam ederdi. Ayrıca Hac yolunda olması nedeniyle hacılar için de bir uğrak yeri idi. Sadrazam Moralı Hasan Paşa H. 1115/M1703- 1704  yılında hacılar için Antakya'da bir cami, bir imaret, bir mektep ve bir de hamam vakfetmiştir.
          Türkiye Diyanet Vakfı yayını olan İslam Ansiklopedisi'nin Antakya maddesinde kentin özellikle XVI. yüzyül olmak üzere Osmanlı dönemindeki nüfusu, mahalleleri, umumi yapıları, ekonomik hayatı ve esnafı hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.

XVI. yüzyılda Haleb vilayeti sayımları içinde Antakya: 1527'de 1006 hane (evli), 131 mücerret (bekar), 1537'de 1196 (evli), 265 mücerret (bekar), 1552'de 1087 hane (evli), 395 mücerret (bekar, 1570'de 1074 hane (evli), 287 mücerret (bekar(x), 1589'da 1064 hane (evli), 511 mücerret (bekar) nüfusa sahipti. Bu nüfus yirmi iki ile yirmi dört mahallede oturmakta idi. Bunlar arasında Debbüs (dörtayak), Haraccı Bekir ve Hallabünnemle (Basaliye) mahalleleri Osmanlı fethinden sonra kurulanlardır. sur içinde yer alan mahalleler içinde XVI. yüzyılda en kalabalık olanları Habibünneccar (Keşkekoğlu), Cülahan, Dörtayak, Kanavat ve 1552'den sonra ismine rastlanmayan Haraccı Bekir mahalleleriydi.
         XVI. yüzyılda Antakya'da Meydan Hamamı, Beyseri Hamamı ve  Mehmed Paşa Vakfı olan bir diğer hamam ile içinde 101, dışında iki dükkanı  olan bir berdesten, Dörtayak mahallesinde alt katında yirmi sekiz, üst katında yirmi iki oda ve iki dükkan bulunan bir han vardı. Cafer Ağa Vakfı olan han-ı Sebil, yolcu ve devlet görevlilerinin kaldığı o devir içinde oldukça lüks bir konaklama yeri idi.
          XVII. yüzyılın sonlarında Antakya'da vakıfları yirmi sekize ulaşan cami ve mescidler arasında Habib Neccar Cami ve zaviyesi ile Cami-i Kebir, en büyük yapılardı. Diğerleri mahalle ismini taşıyan mescidlerdi. Ayrıca Kapıağası Cafer Ağa Muallimhanesi, Farisiye Medresesi, Mağribiye Zaviyesi vardı. 1710 yılında yapılan bir sayımda çeşitli mesleklere mensup 1161 esnaf ve buna ilaveten 2332 erkek nüfus tespit edilmiştir. 1838'de Antakya'nın nüfusu 6.000 idi.

XIX. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti'ne başkaldıran Mısırlı Mehmed Ali Paşa'nın Suriye ve Anadolu'daki yayılma hareketinin başarıya ulaşması üzerine, 1833-1839 yılları arasında Mehmed Ali Paşa kontrolünde kalan Antakya'ya bu yayılma hareketini bastırmak amacıyla gönderilen ve Osmanlı ordularına karşı başarılar kazanmış olan Mehmed Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa tarafından H.1248/M. 1832-1833 yılında bir kışla ile Asi Nehri yakınında bir saray inşa ettirilmiştir. Kentte Roma, Bizans ve Haçlılar dönemlerinden ayakta kalabilmiş son yapılar ile surlardan adeta işlenmiş hazır taş malzemenin elde edildiği bir ocak gibi istifade edilmiş, buralardan sökülen taşlar, kışlanın ve sarayın yapımında kullanılmıştır.
Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

sibelpehlivan

  • Restorasyon Forum
  • **
  • İleti: 51
  • Cinsiyet: Bayan
  • hayat
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #5 : 07 Ekim 2009, 10:43:39 »
Hatay'ın güzel bir il olduğunu duymuştumm:)

Hasan Emrah AKSOY

  • Restorasyon Forum
  • **
  • İleti: 64
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #6 : 01 Şubat 2010, 12:16:16 »
Çok güzel bir paylaşım, bu paylaşımı benim yapmam lazımdı bir Hatay'lı olarak şimdi utandırdın beni..
Heykeltraş

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #7 : 01 Şubat 2010, 15:22:00 »
Hasan bey bende hataylıyım utanmana gerek yok yabancı biri yapmadı bu paylaşımı...
« Son Düzenleme: 01 Şubat 2010, 15:37:06 Gönderen: istanbuL »
Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #8 : 11 Mart 2010, 15:49:00 »
İskenderun Tarihi

İskenderun, Hatay ilinin ilçelerinden biridir. Şehir, 159.149 nüfusu ile merkez ilçe olan Antakya'dan daha kalabalık bir şehir olup, limanı ve sahip olduğu endüstri ile Türkiye çapında büyük önem taşır. Şehir Akdeniz kıyısında, arkasını Nur Dağları'na dayamış bir haldedir. İskenderun Körfezi'nin güneybatıdan gelip kuzeye devam ettiği dönüm noktasında ovada yerleşmiştir.

İskenderun'un kuruluşu tarih öncesi devirlere dayanmaktadır. Karaağaç mıntıkasında Telli köy adını taşıyan höyükte Mc. Evan'ın bulduğu bazı çanak çömlek parçaları buranın Antikçağ öncesi yerleşime açıldığını göstermektedir. M.Ö. 2000'li yıllarda burada Hititler'e bağlı Kadu Beyliği`nin kurulduğu bilinmektedir(Kadu, Hititçe de körfez anlamına gelmektedir.). M.Ö. 1200'lü yıllardan önce Fenikeliler burada “Myriandrus” adıyla bir koloni kurdular. Burası M.Ö. 1200'den sonra merkezi Reyhanlı (Kuruluo) olan geç devir Hattini Krallığına bağlandı. MÖ. 7. yüzyılda Hurriler'in eline geçen İskenderun ve çevresi M.Ö. 6. yüzyılda Persler'in eline geçmiştir.
İskenderun gerçek anlamıyla M.Ö. 333 yılında, Asya seferine çıkmış olan Büyük İskender tarafından kurulmuştur. O zamanlar asıl adı Alexandreia idi. Roma hakimiyeti başladıktan sonra, bügünkü İranlıların atası olan Partların istilasına uğrayan kalesi tahrip edilip, yeniden inşa edilen şehrin adı Peutinger tabularında bu bölgede cüzzam hastalığı yayılmış olduğu söylentileriyle Alexandreia Scabiasa olarak gösterilmektedir. Nihayet yine düzeltme amacıyla 4. yüzyıldan itibaren Küçük İskenderiye'ye (Alexandretta) denilmiştir. Kalesi muhtemelen Abbasi halifesi tarafından yeniden inşa ettirildi. İslam kaynaklarında ismi İskenderiye, İskenderun olarak geçen şehir, Doğu Roma-İslam rekabeti sırasında defalarca el değiştirmiş Büyük Selçuklu Devleti'ne sonra Eyyubiler`e geçmiş, Birinci Haçlı seferi sırasında Tancrede tarafından zapt edilmiştir (1097). Antakya Dukalığı'nın Mısır Memlük Devleti tarafından ortadan kaldırılması üzerine 14. ve 15. yüzyılda bu bölge Memlükler'in Halep valileri ve bazen de Dulkadirliler Emirliği'nin nüfuz sahasında kalmış, nihayet 16.yüzyılın ilk yarısında Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Osmanlı yönetiminde seçkin bir hayat sürdüren İskenderun ve çevresi 1607 yılında Sadrazam Kuyucu Murat Paşa ile Celali Canbolatoğlu arasında Oruç Ovası'nda meydana gelen savaş dolayısıyla hareketli olaylara şahit oldu. 17. yüzyılın başlarında ise Halep valisi Nasuh Paşa, bugünkü Varyant Yolu Güzün Deresi kanalının kesiştiği noktada, hâlâ bazı duvar kalıntılarının görüldüğü kalenin inşaatını başlattı.
İskenderun, Osmanlı İmparatorluğu zamanında ticari ve stratejik özelliğini giderek arttıran bir yoğunlukla sürdürdü. Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir liman vazifesi gören şehir, Ortadoğu ile olan ithalat ve ihracatta yerini aldı.
1832 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Belen Geçidi'nde ağır bir yenilgiye uğratınca İskenderun kısa bir süre için Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yönetimine girdi. 1839'da Tanzimat ile birlikte yapılan idari düzenlemeyle İskenderun, Payas ve Belen ile birlikte Adana eyaletine bağlanmıştır.

İskenderun


1872 depremi İskenderun'da çok hasara neden oldu. 1881 yılında Maliye Müfettişi Mesut Bey İskenderun hakkında detaylı bir bayındırlık raporu hazırlayarak maliye nezaretine sunmuştur. Bu rapor üzerine demiryolunun İskenderun'a bağlanması kararlaştırılmış, liman genişletilmiş ve İskenderun Halep şosesinin yapımı hızlandırılmıştır. 19. Yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında ilk petrol İskenderun’un Çengen köyünde bulunmuş, bölgede sondajlarda bazı sonuçlar alınmışsa da açılan kuyulardan verim sağlanamamış ve çalışmalar durdurulur.
1912 yılında Bağdat demiryolunun tali bir hattı olarak Toprakkale-İskenderun demiryolu işletmeye açıldı ve şehrin Anadolu ile olan ulaşımı işlerlik kazandı. Bu tarihlerde İskenderun dört mahalleden oluşan, 1 nahiyesi, 24 köyü olan bir kazadır.

Körfezde gün batımı


Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması üzerine 12 Kasım 1918 günü İskenderun Fransız askerleri tarafından işgal edildi. İşgalin hemen ardından oluşturulan Türk çeteleriyle Fransızlar ve onların desteklediği Ermeni milisler arasında kanlı çarpışmalar meydana geldi. 21 Ekim 1921 de Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması doğrultusunda Hatay'da İskenderun Sancak İdaresi kurulmuştur. Fransa'nın Suriye'ye bağımsızlık tanıması için yapılan çalışmalar üzerine Türk hükümetinin müdahalesi ile bağımsız Hatay Devleti kurulmuş aynı gün Hatay meclisi yasama çalışmalarına başladı. Nihayet bir yıl sonra bu meclis Hatay'ın anavatana katılması kararını alınca İskenderun Türkiye sınırlarına dahil oldu. 5 Temmuz 1938 günü Türk ordusu İskenderun'a girmiştir.

Tarih

İskenderun-Antakya yolunun 27. Km. sinde Bakras köyü çevresinde, Nur dağları eteginde kurulmuş bir karakol şatosudur. Kalenin yapılışı, Helenistik döneme aittir. Kalenin önemi ise, Arabistan yolunu kontrol altında tutmasından ileri gelmektedir. Çeşitli zamanlarda onarım görmüş olan bul kale, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında, Osmanlı topraklarına katılmıştır. Üzerinde bir kilise vardır.

İskenderun-Payas demiryolu üzerinde, İskenderun kentinin giriş kapı kalntısıdır. Yunus peygamberin yunus balığının karnından burada çıktığına inanılır.


İskenderun-Adana karayolunun 22 km. sinde bulunan Payas’tadır. Payas’ın doğusunda büyük bir avlu vardır. Avlunun etrafında ve içinde yolcuların barınması için kubbeli odalar mevcuttur.
Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #9 : 11 Mart 2010, 15:51:12 »
İSKENDERUN’DAKİ TARİHİ VE TURİSTİK YERLER

İskenderun ve çevresinde görülebilecek diğer dikkate değer yapıtlar aşağıdaki gibidir.

ŞALAN KALESİ

  Kırıkhan ile İskenderun arasında sarp bir yayla üzerinde kurulmuştur. Hellenistik döneminden kalan bu kale, Bizanslılar ve Romalılar tarafından kullanılmıştır. Kaleye sarp bir patika yoluyla varılır.

BAGRAS KALESİ

  Belen geçidini geçtikten sonra İskenderun- Antakya karayolunun 27.km’sinden sonra sağa ayrılan 4 km’lik virajla bir yol ziyaretçileri bu görkemli kaleye götürür. Ötençay yada Buğray adıyla bilinen bir köyde hakim bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Kalenin içinde ayrıca bir kilise de mevcuttur. Romalılar, Bizanslılar Eyyübi’ler ve Osmanlılar tarafından kullanılan bu kaleden köyün bütün panoramik görüntüsü görülebilir.
   
   

YUNUS SÜTUNU

  İskenderun - Payas demiryolu yarması üzerinde olup İskenderun şehrinin giriş kapısı kalıntısıdır. Yöre halkının inanışına göre; yunus Peygamber yunus balığının karnında burada karaya çıkmıştır.

SOKULLU MEHMET PAŞA KÜLLİYESİ

  Bir Kervansaray, bir Hamam, bir Medrese, bir Camii ve bir Bedesten gibi güzel yapılar gurubunu ihtiva eden bu yapıt 16. Yüzyılda Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa`nın emirleri üzerine Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.

PAYAS KALESİ

  Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi’nin güneyine düşen bu kale; aslen Haçlılar tarafından daha sora da Osmanlılar tarafından tamir görmüştür. Sekiz burçlu olan bu muhteşem kalenin çevresi genişçe bir hendek ile çevrilidir. Ünlü vatan şairimiz Namık Kemal’in bir süre bu kale içerisinde yer alan zindanların birinde mahkum edildiği söylenmektedir.

CİN KULESİ

  Sokullu Mehmet Paşa külliyesi ile deniz kenarı arasında denize hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur. Bir gözetleme kulesi olarak yapılan bu yapıtın Cenevizliler yada Haçlılar döneminde yapıldığı söylenir.

İSSOS HARABELERİ

  Dörtyol ile Erzin arasındadır. Aslında bir pers şehri olan İssos, M.Ö.333 yılında Büyük İskender’in Pers Hükümdarı III. Daraus’un mağlup ettiği bir yerdi. Bugün su depoları kalıntıları, Amanos dağlarından şehre ve limana su getirmek için yapılan kemerli su yolu kalıntıları ile tapınak kalıntıları ziyaret edilebilir.

İN VE HAMAM

  İskenderun dan 15 km uzaklıkta Belen ilçesindedir. Tarihi hamam bugün dahi yöre halkı da kullanmaktadır. Yapıtın bazı bölümleri Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.

MANCINIK KİLİSESİ

  Amanos dağları içinde, ormanda önemli bir kilisedir. Dörtyol ilçesinin güneydoğusunda bulunan bu kilise sadece yayan gidilebilir.

GÜZELYAYLA(SOĞUKOLUK)

  İskenderun’dan 18 km’lik asfalt bir yol ile yeşilliğin ve ormanın hakim olduğu virajlı bir yol ile bu güzel yayla yerine ulaşılır. Çam ormanları içinde pitoresk bir konumu olan bu sayfiye yeri denize olan yakınlığı, pansiyon tipi evleri, günübirlik yeme-içme üniteleri sayesinde tatil yapıcıların dikkatini çekmektedir. Bu sayfiye yerinde kamp kurulup, piknik yapılarak orman içinde tracking yapılabilir.

NERGİZLİK YAYLASI

  İskenderun a14 km’lik asfalt bir yol ile bağlanan sayfiye köyüdür. Güzelyayla (Soğukoluk)’ya 4 km’lik bir yolla bağlanmaktadır. Basit köy evlerinin otantik yapısı yanında ikinci konut yayla evlerinin yapıldığı, çam ve meyve bahçeleri ile her türlü sebzenin yetiştiği yaylada güzel bir tatil geçirmek mümkündür. Kamp kurulup, piknik yapılabilir.

DELİBEKİRLİ KÖYÜ VE ÇATALOLUK YAYLASI

  Kırıkhan ilçesinden sonra 3 km’si asfalt ve 3 km’si stabilize olan bir yol ile Delibekirli köyüne varılır. Köyde günübirlik yeme-içme üniteleri, kır lokantaları ve kır kahveleri mevcuttur. Delibekirli köyünden sonra 7 km’lik stabilize bir yol ile Çataloluk yaylasına varılır. Tamamen bakir bir halde bulunan bu yayla köyünü asırlık çınar ağaçları çevrelemiştir. Gezilmeye ve görülmeye değer bir yerdir.

ALAN YAYLASI

  İskenderun’a 40 km’lik stabilize bir yol ile bağlıdır. Bu yol üzerindeki Haymapınar,Değirmendere, Paşaoluk, Akarca ve Çamlıbel yaylaları İskenderun ve civar köy halkı tarafından kullanılmaktadır. Bahar aylarında binbir çiçeğin açtığı yaylada kamp yapmak ve piknik yapmak mümkündür. Kırıkhan ilçesinden 6 km sonra sola dönülerek 2 km’si asfalt ve 2 km’si stabilize olan bir yol ile Aşağı Eşmişek köyüne varılır. Köyden sonra 8 km’lik virajlı ve maki türü bitkilerle çevrili stabilize bir yol ile çevresi tamamen çam ormanları ile kaplanmış çok geniş bir alana yayılmış olan bir yayla aniden tüm güzelliği ile karşımıza çıkar. Birkaç yayla evi dışında tamamen bakir olan yayla, civar köylüleri tarafından tarım alanı olarak değerlendirilmektedir.

ATİK YAYLASI

  Bölgenin en iyi su kaynağı buradadır. İskenderun ile Antakya arasında kara yolu üzerinde bulunan bu yayla köyü İskenderun’dan 14 km uzaklıkta olup güzel bir piknik ve sayfiye yeridir.

SARIMAZI YAYLASI

  Antakya yolu üzerinde İskenderun’dan 10 km uzaklıktadır. Çamlık ve deniz manzaralı bir yerdir. Otelleri ve lokantaları mevcut olup, yerli halkın özellikle yaz aylarında hafta sonlarını geçirmek istedikleri önemli yerlerden birisidir.

GÜLCİHAN

  Arsuz yolu üzerinde, İskenderun’dan 27 km uzaklıktadır. Son zamanlarda hızla gelişen bu köy yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktalarından birisi olmuştur. Köyde otel, motel, pansiyon, kamp alanı gibi birçok sosyal turizm işletmeleri mevcuttur.
Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

vecih

  • Restorasyon Forum
  • ****
  • İleti: 363
  • Cinsiyet: Bay
  • Okul: MSGSÜ
Ynt: Hatay Tarihi
« Yanıtla #10 : 11 Mart 2010, 15:56:29 »
iskenderun kaleleri
Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkilaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”   M.KEMAL ATATÜRK

 

* Bizi Takip Edin

Son Mesajlar

TECRÜBELİ MİMAR Gönderen: mbykclk
[30 Ekim 2020, 16:25:31]


Mimari Restorasyon Mezunuyum Gönderen: hakatn türk
[30 Ekim 2020, 16:00:23]


MODELLEME/GÖRSELLEŞTİRME UZMANI Gönderen: saranurdede
[30 Ekim 2020, 10:03:49]


Ynt: restorasyon projesine personel aranıyor Gönderen: 123gn123
[28 Ekim 2020, 19:09:58]


Ynt: restorasyon projesine personel aranıyor Gönderen: tatuncay21
[27 Ekim 2020, 23:22:30]


Ynt: Bitirme Projesi - Safranbolu Akçasu Birlik Evi Rölöve ve Restorasyon Projesi Gönderen: aslan38
[27 Ekim 2020, 12:32:43]

SimplePortal 2.3.7 © 2008-2020, SimplePortal