Restorasyon Forum

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Restorasyon Forum - Reklam Alanı

Gönderen Konu: MEKTEBİ OSMANİ ve PARİS’TE ÖĞRENİM GÖREN SANATÇILAR  (Okunma sayısı 4906 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

rosemoon

  • Restorasyon Forum
  • ***
  • İleti: 233
  • Cinsiyet: Bayan
Mektebi Osmani , Paris’e gönderilen askeri okul öğrencilerinin bir çatı altında öğrenim görmeleri ve disiplinli bir şekilde eğitilmeleri için kuruldu. Pertev Boyar’ın aracılıyla öğreniyoruz ki zamanın Paris elçisi Cemil Bey’in Sultan Aziz’e önerisi sonucu 1860’da Paris’in Karanel semtinde Viyola sokağında kuruldu ve kapısına Osmanlı tuğrası asıldı. Öğretmenlerinin çoğu Fransız olan orta dereceli bir okuldu.1874’te kapatılış nedeni , öğrencilerin , sıkı disiplin adına Fransız toplumundan soyutlanması ve bu nedenle yabancı dil öğrenmelerinin zorlaşmasından şikayet etmiş olmaları sonucu yurda geri çağrılarak cezalandırılmalarıdır.( 1)

Sultan Abdülaziz’in sanatçı askerlerden yalnız ikisini Paris’e gönderdiği bilinmektedir. Bunlar Tıbbıye idadisi resim öğretmen yardımcısı Ahmet Ali Efendi ( Şeker Ahmet Paşa ) ile , Mektebi Harbiye mezunu Süleyman Seyit Efendi’dir.

Ağırbaşlı, uysal kişiliğiyle tanınan Ahmet Ali Efendi Gustave Boulanger atölyesinde eğitimini sürdürdü. Sanatçının 1867 yılında Paris’te açılan uluslararası bir sergiye koyduğu karakalem Sulatan Abdülaziz portresi , sergiyi gezen Sultan’ın ilgisini çekti ve bir süre de Roma’da kalmasına izin verilerek ödüllendirildi.

Sanatçının Paris’te bulunduğu yıllar çeşitli kaynaklara göre farklılık gösterir.1860-1868, 1862-1870 gibi. Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu yazarına göre 1869’da yurda dönmüş , Mektebi Tıbbıye’de resim öğretmeni olmuştur. Ferik rütbesiyle Saray Nazırı’yken 1906’da ölmüştür.

Bedri Rahmi, “Kağıthane Sırtlarında Talim”  ve “Hisar ve Evler” yapıtlarına dayanarak , uzun yıllar Paris’te öğrenim görmesine rağmen resimlerinde bağlı kaldığı şark havası ve renk konusundaki tutumluluğundan yola çıkarak Şeker Ahmet Paşa’nın primitifler kapsamında anılması gerektiği görüşündedir. Sanatçının Paris’ten sadece yumuşak bir fırça ile döndüğünü belirtirken söz konusu peyzajları “iki hazine” olarak niteler.

Gerçekten de Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki yalınlık hemen göze çarpar. Hemen hemen figürsüz gibi görünen “Talim Yapan Erler”  yapıtında ön sırada yer alan oldukça küçük resmedilmiş iki beyaz çadırın yanı sıra sağ alt köşeden itibaren tepeyi ikiye bölerek yavaş yavaş kararmakta olan gökyüzüne doğru takip ettiğimiz yolda ve yolun iki yanında belli belirsiz , küçük fırça vuruşlarıyla resmedilmiş erleri insan ve hayvan figürlerini görürüz dikkatli bakınca. Yeşil , kahve ve mavi tonlarıyla oluşturulmuş oldukça sade bir çalışma olmasına rağmen izleyiciyi içine alan , etkileyici , içtenlikli bir yapıttır.

“Hisar ve Evler” de de  resmin üst kısmının , kesintiye uğramayan bir gökyüzüne ayrılışıyla bir önceki resimle benzer bir kompozisyona rastlarız. Daha ayrıntılı bir yapıya sahip olsa da yine yalınlık özelliğini koruyan , çocuksu bir resimdir. Aynı renk tonları yalnız daha açık bir gökyüzü var.

Şeker Ahmet Paşa’nın yapıtlarını yoğun bir işçilik ve emek zenginleştirir. Fakat bu işçilik Osman Hamdi’nin işçiliğinden farklı olarak yapıtın plastik değerinden , duygusundan eksiltmez. “Bugün dahi bu manzaralardaki plastiğe ve ilkel güzelliğe erişmek her ressama nasip olmaz” diyor Ahmep Muhip Uranas.

1842’de Kartal Maltepe’sinde Miralay Süleyman Seyyit Bey Paris’teki Mektebi Harbiye’ye gönderilen ilk gençlerdendir. Bugün adları birlikte anıldığı halde Şeker Ahmet Paşa ile anlaşamazlarmış. Çağının sorunlarına ilgisiz kalmayan , özgür düşüncedeki bir adam olduğundan terfileri gecikir , aylıkları çıkmazmış. Yaşıtı Şeker Ahmet Paşa gibi ikbal içinde yaşamamıştır. Harbiye idadisindeki öğretmenliği yanı sıra , yazarlık ve çevirmenlik , özel dersler , Fransızca öğretmenliği gibi ek işler yapması geçimini sağlamak konusunda zorlandığını düşündürüyor.

Üsküdar’da Nuhkuyusu’nda ahşap bir evde otururmuş Süleyman Seyit Bey , “Filozof” adlı eşeğine biner Alemdağı’na çalışmaya gidermiş. Resimlerini açık havada ya da evinde hazırladığı modeller karşısında yaparmış.

Süleyman Seyyit Bey’in natürmortların yanında portreler de yaptığı ancak bugün bu portrelerin nerede ya da ne olduğu bilinmiyor.Sanatını en iyi yansıtan yapıtları meyve ve çiçek konulu resimleridir.

Süleyman Seyyit’i , öğretmenlik , yazarlık gibi uğraşların yanı sıra “Fenni menazır” adlı yayımlanmamış bir de kitap yazdığına ve bu çalışmaları bir arada yürütme çabasına bakarak aydın-sanatçı tipinin ilk örneği sayabiliriz.

Gerek Süleyman Seyyit Bey’i , gerekse Şeker Ahmet Paşa dönemlerinin siyasal olaylarına karışmamışlar , devrimci resimler yapmamışlardır. Askeri disiplin içerisinde yetişmiş ve genç yaşta saray çevresine alınmış olmaları bu durumu olağan kılmaktadır. Figür ve portre konusunda bile oldukça çekingendirler.

30 Aralık 1841 yılında İstanbul’da doğan Osman Hamdi Bey , “Mekteb-i Maarif’i Adliye”de öğrenciyken resim yapmaya başlamış, onbeş yaşındayken (1856) , Paris’e hukuk öğrenimine gönderilmişse de orada resme yönelmiştir. 1868’de İstanbul’a döndükten sonra devlet görevlisi oldu ve yaşamı boyunca da devlet görevlisi olarak kaldı. Abdülhak Şinasi Hisar’ın anlatısına göre önceleri darlık ve sıkıntı çekmesine karşılık son zamanlarda mevkii itibariyle geniş yaşayan bir burjuvaydı ve Kuruçeşme’deki yalısında ve Gebze’deki köşkünde muntazam ve refah bir hayat geçiriyordu.

Osman Hamdi Bey Müzeciliği ve Güzel Sanatlar Akademisi (Sanayi-i Nefise Mektebi)’nin kurucusu olarak Türk kültür tarihinde seçkin bir yer almış , Avrupai Türk resminde insan konusuna , figüre dönük ilk ressamımızdır. 1910 yılında İstanbul’da öldü.

Osman Hamdi , büyük ölçüde fotoğraftan yaralandığı bilinen , Batı’da meydana getirilmiş oriental temalı kompozisyonlardan açıktan açığa yararlandığı belgelenmiş olan bir sanatçıdır. (4)


Osman Hamdi’nin figürleri arasında “organik” bağıntı , bütünlük ilişkisi gözlemlenmez. Bu figürlerin varoluşu üzerlerindeki doğu , daha çok arap giysilerini sergilemek amacı güder sanki. “Cami Kapısında” ya da “Doğulu Giysi İçinde Kendi Portresi” isimli  yapıtında bunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

Kaftanı içinde figür vitrinlerde gördüğümüz cansız mankenler gibi nesneleşir. Dramdan yoksundur.Sezer TANSUĞ , Çağdaş Türk Sanatı adlı kitabında şöyle yazar : “Bu sanatçının figür resmine ağırlık kazandırmak üzere doğulu kılığa girerek çektirdiği ya da bu amaçla akraba ve çocuklarının fotoğraflarını çektirerek , bunları resim kompozisyonlarına maletme çabaları , oldukça yüzeysel işlerdir” (5)

Osman Hamdi’nin çok figürlü resimlerinde de figürler bir arada ama yalnızdır. “Gebze’den Manzara”  da çocukları ve birbirlerinden uzak ve birbirlerine sırtları dönük iki feraceli kadın görürüz. Figürler birbirleriyle ve bulundukları mekana yabancı gibidirler.

Osman Hamdi’ de insanların nesneleşmelerini portrelerinde de görürüz. “profil kız portresi” ve “Mimozalı kadın”portreleri örnek olarak gösterilebilir. “Profil kız portresi” yandan resmedilmiş hareketsiz ve donuk ifadeli bir figürdür.Kımıltısızdır ve sanki nefes almıyordur. “Mimozalı kadın” da da aynı şeyler söz konusuyken yinede bir parça dram hissedilir. Kırmızı fon üzerinde koyu renk giysili kadının yüzü ortaya çıkar ve sarı mimozalar hemen dikkati çeker .Dramatik anlatımıyla sanatçının çağdaşı Manet’ yi anımsatır.

Resimlerdeki sadeliğiyle Şeker Ahmet Paşa’ ya,renklerindeki duruluğuyla Süleyman Seyyit’ e yakınlık gösteren, ikisinin niteliklerini kendinde toplayan sanatçı 1860 doğumlu Hüseyin Zekai Paşa’dır. Süleyman Seyyit’ ten ders almış, Şeker Ahmet Paşa’yla birlikte görev yapmıştır. Başlangıçta primitiflere yakın görülen üslup anlayışı giderek izlenimlere yakın doğrultuda gelişmiştir .Hiç Osmanlı toprakları dışına çıkmamıştır.

Genç denilebilecek bir yaşta,1893’ te 37 yaşında ölen bir başka sanatçıda Muallim Şevket’ tir. Yapıtları dağılmış belkide yok olmuştur. Ondan vereceğimiz bir örnek “II. Selim’in Türbesi”dir. Tübenin önünde yoğun güneş ışığını görüyoruz. Ressamın geniş yüzeylerdeki başarısını korkuluklardaki süslemelerin ayrıntısında da görürüz. Gerçekçi , gözleme dayalı ve duyarlı bir resimdir.

Hasköylü Ahmet İhsan(1860-1906) Keçecizade Rıfat(1861-1939) Üsküdarlı Piyade Binbaşı Osman(1866- ?) asker yanda sivil ressamlar arasında birer yapıtla da olsa günümüze erişen ve saygı uyandıran ressamlardır.Üsküdarlı Osman’ın “Sümbül Efendi Dergahı”  adlı eseri bir parça naif’lik kokusu aldığımız bir yapıttır. Binalardaki sarıyı soldaki ağaç yapraklarındaki sarıya çalan yeşil tonları tamamlar.

Muallim Şevket’le aynı yılda büyümüş üstün yetenekli bir sanatçı da Ahmet Şekür’dür. “Bursa Ovası” konulu manzarası renkleriyle ve geniş mekan duyarlılığıyla dikkate değer bir çalışmadır. Oldukça geniş bir panaromaya sahiptir. Bu resim Yeşil’in tonları alt yüzeyden başlayarak yumuşak geçişlerle gökyüzünün göz alıcı mavisine ulaşır.

1860’larda doğan asker ressamlar arasında Hasan Rıza (1860-1912) , Hoca Ali Rıza (1864-1935) , Ahmet Ziya Akbulut (1869-1938) kişilikleri , çalışkanlıkları ,verimlilikleri ile anılması gereken sanatçılardır.

Hasan Rıza dramatik ölümü nedeniyle efsaneleşmiş bir ressamdır. Gönüllü olarak katıldığı “1293” savaşında koruyuculuğunu yaptığı bir İtalyan gazete ressamıyla dostluğunun daha sonra da sürdürüp , onun etkisiyle İtalya’ya gidip Roma , Floransa ve Napoli atölyelerinde 10 yıl çalışır. Döndüğünde Edirne Sanat Mektebi müdürü olur. Balkan Savaşı’nda Edirne düşerken atölyesinde ya da atölyesine giderken yolda Bulgar askerlerince öldürülür.

Hasan Rıza çok figürlü , tarihsel konulara ilgi duymuş “Fatih’in İstanbul’a Girişi” gibi kalabalık düzenlemeler ya da tarihsel kişilerin çini mürekkebiyle tarama portrelerini yapmıştır. Ancak bu çalışmalar yeterli plastik bütünlüğü olmayan , öyküsel yönü ağırlıklı işlerdir. Kullandığı koyu renkler arasında ortaya çıkardığı bir kadın portresi sanatçının ressam özelliğini ve gücünü daha iyi yansıtır.

Yıllarca dışa açılmamış , sergilere katılmamış olması nedeniyle menazır öğretmenliği yönüyle tanınan Ahmet Ziya AKBULUT da asker asıllı bir ressamdı. 1914 yılında Sanayi-i Nefize Mektebi menazır (perspektif ) öğretmeni oldu. Matematik ve astronomiye meraklıydı. İyi bir ressamdı ama Akademinin iddaalı öğretmenlerinin estirdikleri yeni , Eşref Üren’in deyimiyle “artistik” resim rüzgarına ters düşmemek için kabuğuna çekilmiş olmalıydı.

Ve Hoca Ali Rıza... Öğrencileri ile kurduğu sevecen ilişkisi sürekli olan öğretmen kimliği nedeniyle “Hoca” olarak anılmıştır. Çalışkan ve verimli bir ressamdır.

Hoca Ali Rıza ‘da çoğu çağdaşları gibi izlenimci esintilerden etkilenmiş, daha renkli bir anlatım üslubu edinmiştir giderek. Üsküdar’da bir sokak olan “Fenerli Sokak”  konulu resminde bunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Yağlı boya kullandığı bu resminde boyayı neredeyse suluboya kadar ince, saydam ve temiz kullanmıştır. Yarı güneşli yarı gölgeli olarak resmedilmiş çalışmada renk zenginliği vardır. Resimdeki süsleyici üslup , bugünkü kartpostal resimlerin bu ve benzeri resimler örnek alınarak üretildiğini düşündürüyor.

*Başlangıcından Bugüne ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATI TARİHİ Günsel Renda -Turan Erol Sunuş : SUUT KEMAL YETKİN  CİLT : 1 TİGLAT BASIMEVİ


Alıntıdır;wikipedia
...Bektüre Tasarım ve Danışmanlık...

Hiç hata yapmayan insan hiçbir şey yapmayan insandır,
Ve en büyük hata; kendini hatasız sanmaktır.

 

* Bizi Takip Edin

SimplePortal 2.3.7 © 2008-2024, SimplePortal