Restorasyon Forum

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Restorasyon Forum - Reklam Alanı

Gönderen Konu: [Kubbeyi yere koymayan adam] Turgut Cansever  (Okunma sayısı 4229 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

RestorasyonForum

  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 741
[Kubbeyi yere koymayan adam] Turgut Cansever
« : 01 Mart 2009, 02:46:28 »
Biz Türkler galiba `büyük adam` kavramını uzunca bir zamandır unuttuk. Belki de artık böyle bir iddiamız kalmadı. `Başarılı olmak` gibi daha pasif bir ölçüye ve amaca sahibiz. Başarılı insanlar elbette ki başardıklarıyla yeteri kadar saygıdeğerdir.


Ama `büyük adamı` `başarılı adam`dan ayıran esaslı farklılıklar olduğunu unutmamak gerekiyor. İki önemli fark hemen dikkat çekiyor: İlk olarak `büyük adam`, yaptığı ya da başardığı şeylerle sınırlı bir değerlendirmenin konusu olmanın ötesinde çağrışımlarımızı zorluyor. Belki yaptıklarının ötesinde yapmayı isteyip de yapamadıklarıyla büyüyor. Büyük adam büyük düşlerin adamı... İkincisi; büyük adamların yaptıkları, yapılan işlerin ötesini çağrıştırıyor; başka işlerin müjdesini veriyor.

Geçtiğimiz pazar günü Turgut Cansever`i kaybettik. Onun kaybıyla artık sayıları hayli azalmış olan `Büyük Adamlar`ımızdan birisini daha kaybetmiş olduk. Bu acı haberin ardından çöktüğüm yerde zihnimde `büyük adamdı` cümlesi yankılandı, durdu... Evet, Turgut Cansever`in kaybı, önce mimarlık dünyamızın kaybıdır. Turgut Bey`in profesyonel başarıları, mimarlığa getirdiği açılımlar, bu mesleğin mensuplarınca, her zaman tartışıldı; gelecekte de tartışılacak. Bu işi mimarlara bırakalım. Ama Turgut Bey`in mimarlığının mimariye sığmayacak kadar derin ve kapsamlı olduğunu unutmayalım.. Bu ülkede çok sayıda başarılı mimar bulunabilir. Kimse alınmasın ama; `Bilge`, `Düşünür` sıfatlarıyla anılmak imtiyazı sadece Turgut Bey`e mahsustur. Demek ki Turgut Bey, sadece tasarımlarıyla değil; o tasarımlarını yönlendiren bir `dünya görüşü` ile temayüz eden nadide bir mimardı. Büyük mimarı, başarılı mimardan ayıran da bu olsa gerekir.

Eserde, eserin asıl sahibine hürmet fikri...

Turgut Cansever`i her şeyden önce bir moralist olarak görmüşümdür. Onun bu yoldaki duyarlılığının `varlığa müdahale hakkı` gibi bir sorunsalda düğümlendiğini düşünüyorum. Bu aynı zamanda ontolojik bir sorunsaldır. Beşer, kendisini çevreleyen ve nihayetinde bir parçası olduğu varlık alemine müdahalede bulunmayı ne zaman, nasıl ve hangi ölçülerde hak eder? Mimari ya da daha somut karşılığıyla imar işleri de sonuçta varlığa müdahaledir. Turgut Cansever, la`lettayin, `işler görülsün` kabilinden ya da kerameti kendisinden menkul kaprisli tasarımlara dayanarak varlığa müdahalede bulunmayı ahlaken büyük bir insafsızlık ve vicdansızlık olarak görüyor ve medeniyet geleneğini, bu müdahalelerin hassasiyet konusu haline getirilmesi ve ölçülendirilerek esasa bağlanması olarak algılıyordu. Pek çok yazısında ve sohbetinde bu hususu dile getirmiştir. Varlığa müdahaleyi bir `emanet alma` duygusu içinde kişiselleştirmekten çıkarıyordu. Onun gözünde beşer, varlığın ya da dünyanın sahibi değildir. Varlığın sahibi Allah`tır. Dolayısıyla varlığa müdahalede fanilik (geçicilik) duygusu ve bilinci, varlığı haris ve mülkiyetçi duygularla sahiplenmeyi men eder; müdahalenin ölçülendirilmesinin yolunu açar.

Turgut Bey`in düşüncelerinde varlığa müdahaleyi ölçülendirecek olan, `eserde, eserin asli sahibine hürmet` fikridir. Mekanların inşası mes`elesi ilhamını buradan almalıdır. Zaten varlık alemi, bütün alametleriyle bunun imkanlarını verir. Turgut Cansever, varlığın, Allah`ın tecelligahı olduğu fikrine sonuna kadar bağlı olmuş; sufi düşüncenin tevhidî bir eksende bu bağları kuran duyuş ve düşünüşlerini kendisine rehber edinmiştir. Sık sık başvurduğu kaynak İbn-i Arabi`nin Füsus`ül Hikem`idir. Kısacası, varlığa müdahale demek olan mekan inşası meselesinde, Allah-Kainat ve İnsan arasında kopmaz bağları merkeze alarak, parça-bütün ilişkisini gözeten nazik bir perspektifte düşüncelerini ve tasarımlarını geliştirmiştir.

Turgut Bey`de mimari estetik, Allah`ın sıfatlarından olan `Cemal-i Mutlak` kavrayışından nasiplenme fikrine dayanır. Yani güzellik, pek çoğumuzun bir yanılsamayla gördüğü üzere, varlığa giydirilen, eklenen biçimsel ya da marjinal bir nitelik değildir. Tam tersine güzellik, tıpkı eşyanın rengi misali, varlığın esasını oluşturan özlü bir hakikattir. Mekan oluşturma işinde esas sorun, onun güzelliğini derinleştirmektir. Turgut Bey, insanın esas misyonunun dünyanın güzelleştirilmesi olduğuna hükmetmişti.

Her sütunda geleneği inşa etmek, edebilmek..

Güzelliğin ölçüleri mes`elesine gelince Turgut Cansever bu konuda `kıvamcı` bir yaklaşıma sahipti. Güzelliğin mimari mekan oluşturma işinde bir biçimsel eklemlenme değil, mekana kıvamlı bir şekilde yedirilme meselesi olduğunu; dolayısıyla `sadeliğe sadakat` içinde geliştirilmesini savunuyordu. Sadeliğe dayalı bir güzelliğin, eşref-i mahlukat olarak gördüğü insana, hakiki manada yakışan bir asalet olduğuna inanırdı. Konfüçyüs`ün çok sevdiğim sözünü okurken hep Turgut Bey`i anımsamışımdır. Konfüçyüs öğrencilerine şöyle diyordu: `Eğer bir yerde öz biçimden önce geliyorsa orada bir kabalık; biçim özden önce geliyorsa bir yüzeysellik; eğer her ikisi dengeleniyorsa bir seçkinlik vardır`. Turgut Bey sanki Konfüçyüs`ün bu sözünü geliştiriyor ve biçimci gösterişçiliğin sadece masum bir yüzeyselleşme olarak kalmadığını ve özcülükte olduğu üzere kabalaştığını ifade ediyordu. Barok ya da Rokoko sanatlarda baş gösterdiği üzere, iddialı biçimlendirmelerle adeta gözümüze sokulan taşkın bir dışavurumculuk ya da gösteriş masum kalamaz. Turgut Bey bunun bir tür `firavunlaşma` olduğunu ve aslında inancın men ettiği `şirk koşma`ya dönüşeceğini söylerdi. Abartılı ölçeklerde inşa edilen yapıların, ya da gösterişli süslemelerin güzel`e hizmet değil; tam tersine güzellik fikrinden kopuş olduğunu dile getirirdi.

Turgut Cansever, ölçülü, sadeliğe dayalı estetik düşüncesinin Osmanlı sanatında en mükemmel örnekleriyle tezahür ettiğini savundu. Aslında Osmanlı mekan estetiğinin, parçaları parça olarak yalnız bırakmayan, bütünlüğe kavuşturan; ama bunu yaparken de onların şahsiyetine saygı gösteren ince bir vahdet fikrinin odağında şekillendiğini; sadece abidat ile sınırlı kalmadığını; evleri, bahçeleri, sokakları şekillendiren ortak duyumun ürünü olduğunu gösterdi. İhtiyaçlarla, güzelleştirme arasında dokunan; yüzyılların imbiğinden geçerek incelmiş ve mükemmeliyetini 16. yüzyılda bulmuş olan bu yüksek estetiği, 18. yüzyıldan başlayarak çarpık bir Batılılaşma hezeyanı içinde nasıl kaybettiğimizi ortaya koydu. Mimarinin bir hayat tarzı olduğunu, dolayısıyla oyunlaştırılmış bir deneycilik olmaktan çıkarılmasını ve odağına kaybedileni kazanmayı alması gerektiğine hükmetti.

Turgut Cansever`in bu düşünceleri, başta kariyerlerini Batı standartlarına göre ayarlayan meslektaş çevrelerde irkiltici etkilerde bulundu. Bu irkilme, Turgut Bey`in sanat ve mimari felsefesi konusundaki akademik sağlamlılığı kuşku götürmeyen engin birikimiyle başlıyordu. Onu ham hayallikle eleştirenler çıktı. Çünkü geleneğe atıfta bulunmak, mimari çevrelerde yaygın bir eğilimdir. Ama hep söylenen, gelenekten ilham alıp yeniyi yapmak üzerinedir. Bu, geleneğe araçsalcı ve Eco`nun kavramıyla söyleyelim `aşırı yorumcu` bakış karşısında; geleneğin sürdürülmesi ve amaçlanmasını savunan Turgut Bey sanki radikalleşiyordu. Hiç unutmam, izlediğim bir toplantıda, yine tanınmış bir mimar kendisine açıkça `Turgut Bey, yani siz geleneğin aynen devamından yana mısınız?` diye sorunca, Turgut Bey yüzünden hiç eksilmeyen o heyecanla `Evet, aynen devamından yanayım.` demiş; salon donup kalmıştı. Turgut Cansever tam anlamıyla bir ihyacıydı. Kendi ifadesiyle `idrakini`, çocuk yaşlarından başlayarak, 1950`lere kadar izlerini sürdüğü bir geleneğin -Osmanlı şehircilik geleneğinin- ihyasına adamıştı. Bu bir ham hayal değildi. Çünkü Turgut Bey, bu işin nasıl yapılacağını en somut fizibilite ölçütlerine dayanarak en somut şekliyle cevaplıyordu.

Sadece 14 proje alabilmiş bir bilge mimar

Ama tabii ki pek çok meslektaşını ikna edemedi. Onu, `Osmanlıcı`, ya da `sağcı` bildiler; akademik dünyadan başlayarak dışladılar. Bütün hayatı boyunca hakikatli kızı mimar Emine Öğün`ün söylediği gibi sadece 14 proje alabildi. Yani mimari iş almalarda, örtük bir san`at mafyası Turgut Cansever`i sistematik olarak görmezden geldi. Oysa Turgut Cansever her ne kadar Batılılaşmaya dönük kültür politikalarının esaslı bir münekkidiyse de, mücadelesini, Menderes döneminden başlayarak sağ iktidarların marifetiyle yürütülen şehir katliamlarına karşı yürüttü. Türkiye`de sağ iktidarlar Turgut Bey`i, en az diğerleri kadar görmezlikten geldi. Yavan bir hayranlık duygusuyla karşıladılar, ama fikirlerinden yola çıkmaya cesaret edemediler. Ya da böylesi işlerine geldi. Ödüllerle geçiştirdiler. Oysa Turgut Bey`in ödüllerle işi yoktu. Başta Ağa Han Ödülü olmak üzere pek çok kıymetli ödülü zaten almıştı. Ona verilecek en büyük ödül, fikirlerinin hayata geçirilmesine yardımcı olmaktı. Bu da yapılmadı.

İşte tam bu noktada Turgut Bey`e olan saygımı en yüksek seviyeye çeken bir özelliğine tanık oldum. Bunca ihmal edilmeye ve görmezden gelmeye; tahrifata; daha önemlisi ilerleyen yaşına rağmen Turgut Bey, heyecanından, inancından ve etkinliğinden en küçük bir sapma göstermedi. Tam tersine işlerine daha sağlam sarıldı. Sayısız konferansla, yazılarla irşad işini bırakmadı. Hiçbir daveti küçümsemedi ve sayısız konferans verdi. Bedbinliğe sapmadı. `Umutsuzluk kafire mahsustur` der; Nietzsche`nin bir aforizmasını sık sık dile getirirdi: `Yıkılan sütunu seviyorum, çünkü yeniden dikilecektir; batan güneşi seviyorum; çünkü yeniden doğacaktır`...

Doğrusu Turgut Bey`i yakından tanıma talihini yaşamayı, hayatımın ayrıcalıklarından birisi olarak görmüşümdür. Mutlu bir tesadüfle, amcamın oğlu mimar Mehmet Öğün ile eşi Turgut Bey`in kızı mimar Emine Öğün (Cansever), Turgut Bey ile tanışmama vesile oldular. 1983-1984 senelerinde İstiklal Caddesi`nde Rumeli İş Hanı`ndaki bürosunda pek çok kez bir araya geldik. O sevecen, saygılı ve coşkulu üslubuyla dile getirdiği fikirleri, kafamın içinde sorgulamaksızın kalmış olan dogmaları tuzla buz etti. Her sohbetin sonunda dünyaya farklı bakan birisi haline geldim. Daha önemlisi, onun neyini dinleme imkanı buldum. Halil Dikmen`den öğrendiği bu asil sazdan çıkardığı nağmeleri unutmam mümkün değil.

Büyük adamlar öngörüleriyle büyüktürler

1990`lı yıllardan başlayarak, Turgut Bey, jeologların uyarılarına dikkat kesildi. Yaklaşan Marmara Depremi`ni düşünerek Marmara havalisi belediyeleriyle temasa geçerek geri dönüşüm süreçlerini başlatmak istedi. 1996 yılında kendisini Bursa`ya, üniversitede bir konferans vermek üzere davet etmiştim. Heyecanla kabul etti. Yalnız belediye başkanından bir randevu almamı istedi. Randevuyu aldık. Görüşmede yaklaşan deprem riskinden söz edip, yapılacaklar konusunda geliştirdiği projelerden heyecanla söz etti. İçimden `acaba biraz abartıyor mu?` düşüncesi geçmedi değil. Belediye başkanı da Turgut Bey`in söylediklerini afaki laflarla geçiştirdi. Sonunda olan oldu. Büyük Marmara Depremi sonrasında, her zamanki nezaketiyle, `geçmiş olsun` demek üzere beni aradı. Aramızda hüzünlü bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum. Büyük adamlar öngörüleriyle büyüktürler. Şimdi herkes geri dönüşümden bahsediyor. Maharet mi? Yer bilimciler bunu söylerken neredeydiler? O zaman çırpınan ve proje geliştiren Turgut Bey`in yanında kim vardı? Daha vahimi bugün kim var? Mustafa Armağan dostumuzun söylediği üzere TOKİ`nin yapılanmasında onun fikrini kim aldı? Turgut Bey deprem riskinin otoriteleri kendine getireceğini ve bu riskin bizi yeniden geleneklerimizle buluşturacak tarihî bir fırsata dönüşeceğini umdu. Ama ma`alesef sonuç, Turgut Bey`in `Maymunlar Cehennemi` olarak tasvir ettiği dev bloklarda yaşama mahkûmiyeti olmuş gözüküyor.

Turgut Bey`i kaybettik. Cenazesine katılmak üzere, Hocam Üstad Neyzen Niyazi Sayın`la buluştuk. O da çok üzgündü. Üsküdar`dan Fatih` e yol alırken hep Turgut Bey`i konuştuk. Turgut Bey`i Halil Dikmen`den ney dersi almaya başladığı günlerde 1940`lı yılların sonlarında tanımıştı. Turgut Bey`in ney üfleyişini Halil Bey`in ulaşılması zor üslubunun bire bir aynısı olduğunu gördüğünü ve ney öğrenme aşkının kendisini dinledikten sonra daha da alevlendiğini söyledi. Niyazi Hoca`nın, bir ara, o Hamzavi meşrebinin ilham ettiği düşüncelerle, `Turgut Bey gibi insanlara rahmet okumak kadar, biraz da Allah`tan o kişinin rahmetinden bizi nasiplendirmesini niyaz etmek gerekmez mi?` dediğini işittim. Bu sözler ve yine Turgut Bey`in muhiblerinden Prof. Dr. Mustafa Kara`nın izniyle aşağıya aldığım, vefatına düşürdüğü tarihte söyledikleriyle, bu `Büyük Adam`ın hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Ömür bu efendim/Mir`im, serbülendim/Çıkan iki neyle/Tarihini dedim:/`TURGUT BEYEFENDİM` (1430)

Gönüller imar etti Mimarbaşımız/Fikirler icad etti Mimarbaşımız/Onu arayanlara melekler der ki:/`CENNET KÖŞKÜNE GİTTİ MİMARBAŞIMIZ` (2009)

PROF. DR. SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN

Kaynak : Yeni Asya Tarih : 01 Mart 2009, Pazar

Bu Foruma yaptığınız ilk ziyaretiniz ise, Forumumuzda bilgi alışverişinde bulunabilmeniz için öncelikle Kayıt olmalısınız. Üye olmayanlar Forumumuzda. Konu açamaz, Eklenti indiremez. Forumumuzu tam anlamıyla kullanmak için Üye olabilirsiniz..

 

* Bizi Takip Edin

SimplePortal 2.3.7 © 2008-2024, SimplePortal